kıyamet ve ahiret işarat-ül i'caz -2-
اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِى : İnsanın ihtiyâcât-ı zaruriyesi içinde en evvel lâzım olan, mekân ve meskendir. Mekânın en güzeli, nebatat ve
__________________________
(Haşiye): Horhor, Van'da müellifin medresesinin adıdır.
sh: » (İ: 147)
eşcara müştemil olan yerlerdir; ve en latifi, nebatları arasında suların mecrası olan bahçelerdir; ve en kâmil kısmı, ağaçlarının arasında akan nehirlerinin çoklukla bulunmasıdır. Kur'an-ı Kerim bu kısma تَجْرِى مِنْ تَحْتِهَا اْلاَنْهَارُ cümlesiyle işaret etmiştir.
Meskenden sonra insanın en fazla muhtaç olduğu; cismanî lezzetlerden yiyecek, içecektir. Bu kısma da, نَهْرـ جَنّة kelimeleriyle işaret edilmiştir. Sonra rızkın en ekmeli, me'luf olan kısımdır ki, derece-i kıymeti bilinsin. Meyvelerin lezzeti, teceddüd ve tebeddülündedir. Lezzetin en safisi, hazır ve yakın olanıdır ve en lezizi, amelinin ücreti olduğunu bilmektir. Kur'an-ı Kerim bu kısma da كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هذَا الَّذِى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ cümlesiyle işaret etmiştir.
مِنْ قَبْلُ : Yani "Bundan önce yediğimiz meyvelerdir veya dünyada yediğimiz meyvelerdir." Çünkü Cennet'in meyveleri birbirine benzediği gibi, dünya meyvelerine de zâhiren benzerler.
وَ اُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا : Yani rızıkları birbirine müteşabih olarak getirilir. Hadîsde de varid olduğuna göre, Cennet'in meyveleri renkçe birdir; amma tatları, taamları bir değildir. Bu cümlede meçhul sîgasıyla zikredilen اُتُوا kelimesinden anlaşıldığı gibi, rızkın insana götürülmesi, büyük bir şeref ve keramete delâlet ettiğinden, büyük bir lezzeti intac ediyor.
وَ لَهُمْ فِيهَا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ : Mesken ve me'kelden sonra insanın en ziyade muhtaç olduğu, eşidir. Bu ihtiyacının Cennet'te temin edilmiş olduğuna, bu cümle ile işaret edilmiştir. Evet insan, bir refikaya veya bir refike muhtaçtır ki, tarafeyn aralarında, hayatlarına lâzım olan şeyleri muavenet suretiyle yapabilsinler ve rahmetten neş'et eden muhabbet iktizasıyla, yekdiğerinin zahmetlerini tahfif etsinler ve gamlı,
sh: » (İ: 148)
kederli zamanlarını, ferah ve sürura tebdil edebilsinler. Zaten dünyada insanların tam ünsiyeti, ancak refikasıyla olur.
وَ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ : İnsan bir ni'mete veya bir lezzete mazhar olduğu zaman, en evvel fikrini bozan, vesvese veren; o ni'metin veya o lezzetin devam edip etmeyeceği düşüncesidir. Bu vesveseli düşünceye mahal kalmamak üzere, Kur'an-ı Kerim bu cümle ile onların ezvacıyla, lezaiziyle beraber Cennet'te aleddevam kalacaklarını tebşir etmekle, o kederli düşünceden kurtarmıştır.
Bu âyetteki cümlelerin sadeflerinde bulunan cevherleri göstereceğiz:
وَ بَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ cümlesinin başında bulunan (و) harf-i atftır. Atfın her iki tarafı arasında münasebet lâzımdır. Halbuki burada tebşir ile mâkabli arasında münasebet görünmüyor. Ancak mâkablinde inzar vardır. Öyle ise bu tebşir, o mâkablinden tereşşuh eden inzara atftır.
بَشِّرْ : "Beşaret" tabiri; Cennet'in, Cenab-ı Hakk'ın fazl-ı kereminden bir hediye-i İlahiye olup, amelin ücreti mukabilinde vâcib bir hak olmadığına işarettir. Çünkü hak ve ücretin verilmesi, beşaretle tabir edilemez. Buna binaen yapılan ibadet, Cennet için olmamalıdır. Tebşirin sîga-i emir kıyafetiyle zikri, tebliğin takdirine işarettir. Çünkü Resul-ü Ekrem (A.S.M.) tebliğe memurdur, tebşire mükellef değildir. Takdir-i kelâm: "Müjdeleyerek tebliğ et" demektir.
S- اَلَّذِينَ آمَنُوا وَ عَمِلُوا Bu sıla ve mevsule tâbiri, ism-i fâil sîgası olan اَلْمُؤْمِنُونَ den daha uzun olduğu halde neye işarettir?
C- Sûrenin başında, tafsilen zikredilen اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ ilââhir olan sıla ve mevsule işarettir ki; orada yapılan tafsil, burada yapılan icmale beyan olsun.
S- Surenin başında اَلَّذِينَ nın sıla denilen dahil olduğu cümle,
sh: » (İ: 149)
muzari sîgasıyla zikredildiği halde, burada mazi sîgasıyla zikredilmiştir. Esbabı nedir?
C- Orada makam, iman ve amele teşvik ve medih makamıdır. Buna münasib, muzari sîgasıdır. Burada makam, mükâfat ve ücreti vermek makamıdır. Buna da münasib, mazi sîgasıdır. Çünkü ücret, hizmetten sonra verilir.
وَعَمِلُوا : Bu (و)harf-i atftır. Atfın tarafeyni arasında münasebet lâzım olduğu gibi, mugayeret de lâzımdır. Burada aralarında bulunan mugayeret, Mezheb-i İtizal'in hilafına, amelin imana dâhil olmadığına ve amelsiz imanın da kâfi gelmediğine delâlet ettiği gibi;عملtabiri de, tebşir edilenin ücret gibi olduğuna işarettir.
اَلصَّالِحَاتِ : Bu kelime, birşey ile takyid ve tahsis edilmeyerek, mutlak ve mübhem bırakılmıştır. Mısır Müftüsü Şeyh Muhammed Abdüh'ün telakkisine göre: "İyi şeyler manasında olan صَالِحَاتِ kelimesi, beynennâs meşhur ve ma'lûm olduğundan, mutlak bırakılmıştır." Ben de diyorum ki: Surenin başına itimaden burada mübhem bırakılmıştır. Çünki sure başında zikredilen يُقِيمُونَ الصّلوَةَ وَمِمّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ âyeti, buradaki صَالِحَاتِ yi beyandır.
اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِى مِنْ تَحْتِهَا اْلاَنْهَارُ : Bu âyetten maksad, mükâfattan neş'et eden neş'eli lezzet ve sürurdur. Bu maksadın takviyesine işaret eden kayıdlar:
1- (اَنَّ) nin te'kidi.
2- (ل) ın ihtisası.
3- (لَهُمْ) ün takdimi.
sh: » (İ: 150)
4- Cennetin cem'iyle tenkiri.
5- Cereyanın zikri.
6- (تَحْتَ) ile beraber (مِنْ) in zikri.
7- "Nehir" ta'biriyle ta'rifidir.
Bu kayıdların o maksadın tahakkukuna çalıştıklarına bir parça izahat vereceğiz. Şöyle ki:
Pek büyük birşey tebşir edildiği zaman, akıl tereddüd eder, inanamaz; inandırmak için te'kide ihtiyaç olur. Ve keza, neş'e ve sürur makamları, evhamdan hâlî olmalıdır. Çünki edna bir vehimle, sürur zâil olur. Buna binaen burada o büyük tebşirat, اِنَّ ile te'kid edilmiştir ki; hem akıl inansın, hem o süruru izale edecek hiç bir evham kalmasın. Ve keza, bu tebşiratın yalnız bir vaadden ibaret olmayıp, bir hakikat olduğuna işarettir.
İhtisası ifade eden لَهُمْ deki (ل)tebşir edilen şeyin onlara mahsus ve onların mülkü ve onların fazlî istihkakları olduğuna delâlet eder ki; lezzetleri tamam, sürurları müzdad olsun. Ve illâ bir padişah, bir fakiri misafir ederse; madem o misafirlik ve o sohbet ebedî değildir, kıymeti yoktur.
لَهُمْ ün takdimi hasrı ifade ettiğinden, beyn-en-nâs Cennet'in onlara tahsis kılındığına ve dolayısıyla ehl-i nârın da perişan hallerini onların gözleri önüne götürmeye sebeb olduğuna delâlet eder. Ve bu itibarla Cennet'in lezzeti artar ve kıymeti tezahür eder.
Cennet'in cem'i, Cennetlerin taaddüdüne ve amellere göre Cennet'in mertebelerine işarettir. Ve keza Cennet'in her bir cüz'ü, Cennet gibi bir Cennet olduğuna ve her bir mü'mine düşen kısım, büyüklüğüne nazaran tam bir Cennet gibi göründüğüne işarettir.
Cennet'in tenkîri ise, güzelliğinin kabil-i târif ve tavsif olmadığına veya sâmi'lerin iştiha ve istihsanlarının fevkalâdeliğine işarettir.
تَجْرِى : Bahçelerin en güzeli, içinde suyu bulunanlardır. Bunların da
sh: » (İ: 151)
en güzeli, içlerinden suları akanlardır. Bunların da en iyisi, akıntısı devamlı olanlardır. İşte cereyanın sîga-i muzari kıyafetinde zikredilmesi, o cereyanları tasvir etmekle, devamlı olduğuna işarettir.
مِنْتَحْتِهَا : Hadravat (yeşillik) ve nebatat içinde cereyan eden suların en iyisi; nebean suretiyle bahçenin içinden çıkmakla yüksek köşklerin altından kendine mahsus terennümatıyla geçen, eşcar ve nebatata dağılan sulardır. مِنْتَحْتِهَا kelimesi, bu kısım sulara işarettir.
اْلاَنْهَارُ : Suların çokluğu, bahçelere daha ziyade menfaat, revnak ve güzellik verir. Kezalik küçük küçük arklardan tecemmu' eden nehirler, daha güzel manzaraları teşkil eder. Bilhassa suları berrak, zülâl, tatlı, soğuk olursa; fevkalâde bir kıymet, bir lezzet veriyor. İşte اْلاَنْهَارُ kelimesi cem'iyle, ta'rifiyle, maddesiyle bu çeşit sulara işaret eder.
كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هَذَا الَّذِى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ : Bu büyük cümle, çok küçük küçük cümleleri tazammun etmiştir. Evet bu cümle mâkabliyle bağlı değildir, müste'nifedir; vazifesi mukadder bir suali cevablandırmaktır. Mukadder sual ise, sekiz sualin memzuc ve macunudur. Şöyle ki: Vakta ki iman edenler ve amel-i sâlih işleyenler, Cennet gibi yüksek bir meskenle tebşir edildiler, birdenbire sâmiin zihnine geldi: "Acaba o meskende rızık olacak birşey var mıdır? Varsa, o rızık nereden hasıl olur ve nereden gelir? O rızıklar o Cennet'ten hasıl olduğu takdirde, nesinden neş'et ediyor? Semeratından meydana gelirse, dünya semeratına benzerler mi? Benzediği takdirde, birbirine de benzerler mi? Birbirine müşabih olurlarsa, tatları bir midir, yoksa ayrı ayrı mıdır? Tatları muhtelif olduğu takdirde, koparıldıkları zaman yerleri boş mu kalır, yoksa derhal dolar mı? Tebeddül ettikleri takdirde, devamlı mıdırlar? Devamlı iseler, onları yiyenler sevinirler mi? Sevindikleri zaman ne derler?.." Arkadaş! Bu sualleri avucuna koy. Ben de bu cümleleri açar, içlerine bakarım. Sen de dikkat et, bakalım mutabık olacak mıdır?
كُلَّمَا kelimesi, devam ve tahkike delâlet eder.
sh: » (İ: 152)
رُزِقُوا sîga-i mâzisiyle vukuunun tahakkukuna delâlet ettiği gibi, maddesiyle de dünyadaki rızıklarını ihtar eder. Ve bina-i meçhul sîgasıyla zikri, o rızıkda meşakkatın bulunmamasına ve onların (ağalar ve beyler gibi) rızıkları ayaklarına geldiğine delâlet eder.
مِنْهَا مِنْ ثمَرَةٍ denilmektense مِنْ ثَمَرَاتِهَا denilmiş olsaydı, daha muhtasar ve daha güzel olurdu. Fakat mezkûr suallerden iki suale cevab olduğundan, مِنْهَا ayrı مِنْ ثمَرَةٍ ayrı söylemek îcab etmiştir.
مِنْ ثمَرَةٍ deki tenkir, tamimi ifade ettiği cihetle, Cennet'in bütün semereleri rızık olmaya şâyân olduğuna işarettir.
رِزْقًا kelimesinin tenkiri ise, açlığı gidermek için yediğiniz gördüğünüz rızık olmadığına işarettir.
قَالُوا tefâul babının mânası olan şirketi andırıyor. Yani "O rızkın acib keyfiyetinden ettikleri taaccüb ve istiğrabı birbirine söylemeye başladılar."
هذَا الَّذِى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ : Bu cümlede mübhem bırakılıp, beyan edilmeyen "rızık" kelimesinin dört mânaya ihtimali vardır:
Birincisi: Rızıktan maksad, amel-i sâlihtir. Yani "Bu dâr-ı dünyada rızık olarak bize nasib kılınan amel-i sâlih, yani şimdi yediğimiz rızıklar dünyada yaptığımız amel-i sâlihin neticesidir." Yani amel ile ceza arasında o kadar ittisal (bağlılık) vardır ki; sanki dünyadaki amel, âhirette tecessüm edip sevab kesilmiştir. Onların sevinçleri, bu noktadan hasıl olmuştur.
İkincisi: Rızıktan maksad, dünyanın taam ve yemekleridir. Yani: "Dünyada rızık olarak bize verilen taamlar, bunlardır. Amma zevkleri, tatları arasında dağlar kadar fark vardır." İşte onların istiğrabları bu noktadandır.
Üçüncüsü: Bu semereler, biraz evvel yediğimiz semereler gibidir, amma
sh: » (İ: 153)
suretleri bir, mânâları, tatları ayrıdır. Demek sureten, şeklen bir olduklarından, ülfet lezzetini veriyor; tatlarının ayrı olmasıyla da teceddüd lezzeti hasıl oluyor. İşte sevinçleri bu noktadandır.
Dördüncüsü: Hemen şimdi yediğimiz meyveler, bu dallardaki meyvelerdir. Demek bir meyve koparıldığı zaman, yeri boş kalmıyor, derhal yerine bir meyve peyda olur. İşte bundandır ki, Cennet'in meyvelerinde noksaniyet olmuyor.
وَ اُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا : Bu cümle, itiraziyedir. Yani; yeni bir hükmü ifade etmek için zikrine lüzum olmadığı halde, هذَا الَّذِى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ cümlesindeki hükmü tasdik ve illetini beyan etmek üzere, evvelki cümleye bir zeyl ve bir fezleke olarak zikredilmiştir.
Bina-i meçhul sîgasıyla اُتُوا nün zikredilmesi, ehl-i Cennet'in işleri, hademeleri tarafından görülmekte olduğuna işarettir.
مُتَشَابِهًا : Yani zâhiren ve şeklen bir olduğundan, ülfet lezzetini veriyor; bâtınen ve taamen de ayrı olduğu cihetle, teceddüd lezzetini veriyor. Bu itibarla مُتَشَابِهًا kelimesi, her iki lezzeti îma ediyor.
وَ لَهُمْ فِيهَا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ : Bu cümle, لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِى ilââhir cümlesine atftır. Atfın tarafeyni arasında lâzım olan münasebetin iktizasınca takdir-i kelâm şöyle olsa gerektir: "Onlar, kendi cisimleri için bir meskene muhtaç oldukları gibi, kadınları için de bir meskene muhtaçtırlar."
لَهُمْ kelimesi ihtisası ifade ettiği cihetle, o ezvacın, onların mülkü ve onlara mahsus olduklarına delâlet ettiği gibi, dünya kadınlarından başka حُورٌ عِينٌ ile tâbir edilen bir kısım kadınlar da onlar için yaratılmış olduğunu îmaen gösteriyor.
sh: » (İ: 154)
فِيهَا : Cennet o kadınlara zarf ve mesken olduğundan anlaşılır ki, o kadınlar o yüksek Cennet'e lâyıktırlar ve aynı zamanda, Cennet derecelerinin yüksekliği nisbetinde onların hüsünleri de yükseliyor. Ve keza, Cennet'in de onlar ile müzeyyen olduğuna gizli bir îma vardır.
مُطَهَّرَةٌ tef'il babından ism-i mef'ul olduğundan, herhalde tathir edici bir fâil vardır. O fâil de, ancak yed-i kudrettir. Binaenaleyh, yed-i kudretin tathir ve tenzih ettiği kadınların tavsifleri kabil değildir. Ve keza مُطَهَّرَةٌ kelimesi müteaddi olduğuna nazaran, o kadınların taharetleri kendilerinden olmayıp, başkasından onlara sirayet etmiş olduğu anlaşılır. Binaenaleyh, dünya kadınları da Cennet'e girdikten sonra bir tetahhur ve tasfiye ve tasaykul ameliyatıyla güzellikte hurilerin derecelerine çıkacaklarına delâlet eder.
وَ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ : Yani: Onlar da, ezvaçları da, Cennet de, Cennet'in lezâizi de hep ebedîdirler.